İNŞALLAH MAŞALLAH DİYE DİYE…

Bu ülkenin rejimi, kurucusu olduğu Mustafa Kemal tarafından boşu boşuna lâiklik ilkesi temelleri üzerine oturtulmadı. Bugüne kadar dünyanın hangi coğrafyasına bakarsanız bakın, hangi saçmalığa göz atarsanız atın, din adına yapılan, din kullanılarak yapılan hemen hepsinin altından benzer konular çıktı. Kendilerini ‘mehdi’ ilan eden birtakım şarlatanların doğrudan ya da dolaylı olarak ellerine düşenler, nasıl bir tuzağa düştüklerini geç de olsa anladılar ama bugün aynı duruma düşseler ders çıkarırlar mı yine de bilinmez.

İlkokul mezunu bile olmayan, zırcahil bir adamın ‘mehdi’ diye peşine takılanların 15 Temmuz 2016’dan sonra ne tür sıkıntılara düştüklerine tüm ülke olarak hep birlikte tanık olduk. Öteden beri ülkeyi bir kanser gibi saran oluşumun, her türlü olanaklarından üst düzeyde mücadelesini verenler belli bir süreliğine belki kendilerince sefasını sürdüler ama şimdiyse iş tümüyle tersine döndü, eza ve ceza zamanı...

Bir de sözde ‘ibadet’ olarak nitelendirilen en alt tabakada yer alıp da kendilerince hiçbir avantajından yararlanmadıkları gibi, bu örgüte doğrudan ya da dolaylı olarak maddi ve manevi destek verenlere oldu olan. Pek çoğu işlerinden oldu, aile düzenleri bozuldu. Yıllar önce böyle birinin hangi amaçla, üstelik hiçbir çıkar gözetmeksizin uzak diyarlarda niçin okul açacağını kendi içimizde sorgularken, bunun ileride ülkenin başını ağrıtacağını yer yer dillendirirken, yakın çevremizdeki bazı kişiler ilgili zatın mübarekliğine o denli inanmıştı ki tüm bunları Allah rızası için yaptıklarını söylüyorlardı. O dönemlerde bazı ulusal gazetelerin köşe yazarlarının ‘salya sümük ağlayan bir düzenbaz’ diye nitelediklerine karşıt görüştekilerin –ki aralarında çok sayıda siyasetçi ve belediye başkanları da vardı- ‘mübarek hoca efendi’ diye övgüler yağdıranlarla karşı karşıya geldiklerini sessizce ve ibretle izliyorduk. Bugün gelinen nokta bizim gibileri hep haklı çıkardı.

Her sarıklı hoca değildir. Gerçi son zamanlarda sarıksızlar modası türedi ama… Son zamanların sarıksız ve baştan sona sakalsız FETÖ’den sonra, şimdi de sakalı olsa da sarıksız biri daha gündem oluşturdu. Yıllardır ne yaptığı belli olmayan şarlatanın biri, Adnan Oktar yeni hükümetle birlikte alaşağı yapıldı, iyi de oldu. Yaptıklarına, amaçlarına, kamuoyuna yansıyan tuhaf tarzlarına bakıyorsun, ağzından dini imanı düşürmeyen bu ne olduğu belirsiz, sonunda sahte cennetinden çıkarıldı.

Namaz kılar mı, oruç tutar mı bilinmez ama dilinden Allah’ı, peygamberi, yaratılış gerçeğini, özellikle de evrim teorisine tümüyle karşıt görüşleriyle, yan profil oturuşuyla, kendi kanalından uzunca bir süre derin bir âlim edasında izledik. Bazen canı eğlence istedi, kediciklerini egzotik ve erotik danslarla oynattı, onlarla oynadı. Yoruldu, koltuğuna yan oturup oradan oraya farklı konulara atlayıp, atıp tuttu, dinlene dinlene saçmalayıp zırvaladı. Kendine sorarsan ilim irfan sahibi, derin bir din adamı…

Kanalının epeyce bir izleyicisi de vardı. Öyle ciddi anlamda izleyici değildi elbette bunlar. Kanallar arasında zapping yaparken A9’u bulunca ‘Ne var acaba?’ diye dönüp baktık. Erkeklerin, özellikle de makyajları ve giyimleriyle dikkat çeken genç, alımlı bayanların hangi amaçla toplandıklarını, niçin böyle bir tarz benimsediklerini kimi zaman derin derin düşündük, kimi zamansa ise gülüp geçtik.

Alevilerin semah gösterilerine daha fazla tepki koyan kimi insanlar, bu tarz bir oluşuma karşı nedense aynı tepkiyi koyamadı. Böyleleri, ‘Bu nasıl bir din algısı, bu nasıl bir inanış, nasıl ibadet, nasıl giyim kuşam?’ diye hiç düşünmediler. ‘Bu garip insanlar hangi akla hizmet ediyorlar?’ diye sormadılar. Dışarıdan göründüğü gibi masum olmadıkları bugünlerde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaya başlarken, yan profilli, kendini ‘mehdi’ kabul ettirmiş böylesine bir başka şarlatanın karşısında el pençe divan durup, sık sık “Maşallah, inşallah!” diye övgüler düzen sözde kediciklerin çil yavrusu gibi dağıldıklarına, baskı ve şantaj durumlarından kurtulmalarına sevindiklerine tanık oluyoruz. Zaman zaman mason, zaman zaman da mason karşıtı görünen durumların altından daha başka neler çıkacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz.

Öte yandan Adnan Oktar’ın birinci adamı Oktar Babuna’nın İsrail bağlantısını sağlayan kişi olduğu iddiaları ne kadar korkunç… Üstelik yıllar önce kanser olduğunu ileri sürerek yine halkımızın saf duygularından yararlanarak aldığı çok sayıdaki kemik iliğinin, bugün 120.000 donörden alınanların akıbetlerinin belli olmadığı söyleniyor. Yazık…

İşin özü, kişi eşek olunca semer vuran çok olur. Bunlar da ama öyle ama böyle üstelik de hem güzel hem de varlıklı ailelerin gençlerine el atarak inşallahla maşallahla bir güzel işlerini yürütmüşler. Bugün haklarında otuzun üzerinde suçlama var. Bunlar kısa bir zaman diliminde oluşmadığına göre?..

Benim, gündemin benzer konusu örnek göstererek asıl vurgu yapmak istediğim konu, din üzerinden yapılan sömürü girişiminin çıkar odakları için en geçerli yol olduğu gerçeğidir. Gerek kandıran, gerekse kandırılanlar açısından yumuşak bir başlangıç yapılamasına, sonrasında da kendilerince diğer zorunlu şantaj ve yaptırımlarla birlikte, konunun sömürü aracı olarak işlenmesine devam edilmesidir. Zorunlu dini görevlerine bile bu kadar önem vermeyen kimi insanların bu ‘mehdi’ sevdasını anlamak mümkün değildir. Ne hikmetse karşımızda ‘insan’ olarak bile çıkamayanlarda nedense ‘mehdi’ olma hevesi var. Bu gayretlerinin temelinde de kandıracak oldukları enayilere karşı bir yaptırım ve çekim gücü oluşturmaları yatıyor.

Benzer her olayın altında bölücü, ayrıştırıcı biçimde ülkemiz üzerine oynanan kara oyunlar yatarken, bunlar sürekli olarak ‘din’ ekseninde evirilip çevrildi. Bu yakın tarihte de böyleydi, geçmişe uzanan zaman diliminde de aynı…

Örneğin Cumhuriyet kuruldu. Atatürk, demokrasinin bir an önce oturması amacıyla, kendi isteğiyle çok partili rejime geçiş denemelerine başladı. Beş yıllık aralarla (1925 ve 1930) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Sait İsyanıyla; Serbest Cumhuriyet Fırkası, Menemen Olayı ile baltalandı ve kapatılmak zorunda bırakıldı. Her iki olayın temelinde yabancı destekli işbirlikçilerin fışfışladıkları, içerdeki şarlatanlarca ateşlenen “Din elden gidiyor.” çığırtkanlıkları damga vurdu. Cehalet yine işbaşındaydı. Uzaktan seyredenler ise bıyık altından gülüyorlardır. Sanki çok umurundaydı elin ecnebisinin, pohpohçu Hıristiyan dünyasının, bu büyük lobinin senin sözde elden giden dinin…

FETÖ olayında yine aynı durum... Yapılanma sıcak ve samimi ortamlarda din eksenli işlendi. Oysaki yalnızca 15 Temmuz 2016 sonrası değil, öncesinde bunun altında bir bit yeniği olduğu çeşitli kişi, kurum ve kuruluşlarca dillendirildi. Yetkililer ise –ki zaten içinde olan da vardı- olaya zararsız olarak bakınca bir anda olanlar oldu. Madalyonun arka yüzünde eli silahlı düşmanların olduğu apaçık görüldü.

Ülkemizde yabancı destekli 72 cemaatin varlığını sürdürdüğü iddiaları var. ‘Cemaat’ nedir kardeşim? Cemaatler niçin var? Bugün anlayış olarak, Cumhuriyet döneminde kapatılan tekke ve zaviyelerden farkları ne?

Yıllar önce birinin yazdıkları ne kadar da yüceltildi, adeta Kur’an ve hadisler yetersizmiş gibi bu pek çoğu anlaşılmayan cilt cilt eserlere ağırlık verildi.

Ben kişisel anlamda cemaatlerin pek çoğunun iyi niyetle ortaya çıktıklarını düşünmüyorum. Dinimizde ruhban sınıfı yok ki, bu sözde cemaatler yapılanma olarak böyle bir sınıf havası sezdiriyorlar. Bu sözde cemaatinin toplantılarına gidenlerin –ki aralarında sözde eğitimli insanlar da var- pek çoğu, buradaki toplantılarda ne Allah, ne Peygamber konuşulduğunu, yalnızca sözde şeyhlere övgüler düzüldüğünü söylüyorlar. Elbette ki maddi olarak güçlü olmanın yolları ve iktidar yanında gözüküp belirli kadrolara kendi adamlarını yerleştirme konusu da ileri gelenlerce dillendiriliyordur. Bir memlekette bu kadar enayi varken şeyhlerin, şıhların ardı arkası kesilmez. Hadi cahilini anladık, aralarında mimar, mühendis, öğretmen vb. önemli meslek gruplarına dâhil düzeyde olanlar var. Ya bunlara ne demeli?

Hayır, benim anlayamadığım; kişinin bu demokrasi düzeninde kişilerin ibadetlerine engel bir durum mu var? Camiye gidene engel olan mı var? Oruca karşı çıkan mı var? Oysaki İslamiyet’in her yönüyle, en samimi, en güzel biçimde yaşandığı bir ülke değil midir bu topraklar? İnsanlar ille de Allah ile aralarına neydiği belirsiz insanlar koymayı yeğler merak ediyorum doğrusu. Aklı başında bildiğimiz kimi beyinsizlerin sözde şeyhlerinin dizlerinin dibinde ezilip büzüldüklerini, ıslak mendillerini mübarek sayıp sakladıkları, ne isteseler yaptıklarını duyduk, durum böyleyse olay ne acı ne düşündürücü.

Konuyla ilgili olarak bir televizyon programında katılımcılarından bir profesör, halkın cemaatlere karşı tutumları bakımından ilginç bir öneri sundu: Aktif Duyarsızlık Bilinci… Kısaca şunu demek istedi: (Cemaate) Ben senin varlığını biliyorum. Ne söylediğin beni fazla ilgilendirmiyor. Ancak yanlış bir hareketinizde gözüm üzerinizde. Ben inançlı bir insan olarak aslında senin düşüncelerinin bir kısmına katılmıyorum.

İnançlı bir insana sormak lazım: Bu cennet öneren miskin tayfası acaba bu yetkiyi kimden almış? Sen bu adamın vaat ettiği cennete inanıyorsan eğer o zaman Allah’ın kelamı Kur’an ile ters düştüğünün farkında mısın?

Cemaatlerin varlıkları sorun olmasa da uygun ortamlarda büyümeleri, neyi hedefledikleri, ne gibi zararlar verebilecekleri üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir konudur.

Her koyun kendi bacağından asılacakken gruplaşmanın, sözde ‘cemaat’ adı altında bir araya gelmenin ardında bu bağlamda iyi niyet aranabilir mi? ‘Cemaat’ zaten ‘topluluk’ demek. İnsanlar sosyal yaşamları içinde, acı tatlı pek çok olaylar nedeniyle zaten cemaat… Geçmiş yıllarda bir anket şirketince yapılan ankette ülke genelinin %6,2 ’lik bir oranının herhangi bir cemaate üye olduğunu ortaya çıkarmış.

Art niyetli, kendilerine kul köle arayanlar, el etek öptürmeye meraklılar, miskin miskin dolanıp, uyanık geçinenler var. Aralarında bu uyanık geçinenlerin belirli yerlere gelebilmek için referans olarak kullanabilme olasılığını göz önünde bulundurduklarını düşünüyoruz, biliyoruz.

Bunlar için ilahiyatçı yazar Cemil Kılıç bakın ne diyor: “Tarikatlar ve cemaatler dine karşı cihat eden nifak merkezleridir.”

Sevgili Peygamberimiz de bir hadislerinde: “Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.” buyurmuşlardır.

Geçen hafta Malatya Polis Okulu Müdürü anlamlı sözlerle olması gerektiği gibi, mezunlara yol gösteren sözlerle seslendi ama hemen ertesi gün sözde kimi cemaatlerden tepki gördü. Kendilerince haklılığa bakar mısınız? Kendilerine sormak lazım: Siz, bu doğru yaklaşıma tepki verecek gücü nereden alıyorsunuz? Demokratik, lâik Türkiye Cumhuriyetinde ‘cemaat’ adı altında, hayrola sizin ne haddinize?

Sosyal paylaşım sitelerinde sarıklı cübbeli bir ihtiyarın önünde arkasında çocuklar gibi dönüp dolanan, köpek gibi havlayan, şakrabanlık yapan garip insanların bu tutumlarına gülmeli mi yoksa ağlamalı mı? Kişi, Allah’ın kendine verdiği aklı niçin başkasına kiralar, anlamak mümkün değil. Bu ülkede bu anlayış ve yaklaşımla din sömürüsü ile kanan da bitmez kandırılan da…

Ben Müslümanım kardeşim. Çok şükür, ibadetimi Allah’ın bana verdiği akılla gerek evimde gerekse camilerde yerine getirmeye çalışıyorum. Bana aklımı kiralayacağım herhangi bir cemaat falan lazım değil. Benim aklım bana yeter. Ben, samimi dindarlarla her zaman her şeye varım. Ancak dini kullanan bağnazlarla, gerici yobazlarla asla bir yola girmem. Onların hep karşılarındayım. Onların yolu bizim gibilere uymaz. Onların yolu zaten bu ülkenin özgür yönetim biçimine, demokrasi kültürüne bile ters…

Din, samimiyettir. Bu dinin ikiyüzlü sahtekârlara, kurulu düzeni bir kurt gibi içinden kemirmeye hazırlara, münafıklara değil, samimi Müslümanlara ihtiyacı vardır. Yaşanacaksa samimi yaşanmalıdır. Zaten işin özü de budur. Din, sömürü aracı yapılmamalı ve yapılmasına asla ve asla izin verilmemelidir. Yoksa “İnşallah, maşallah!” diye diye kurulan sömürü düzenlerinin sonu gelmez, bu ülkenin baş ağrısı da hiçbir zaman geçmez.

Bu habere yorumunuzu yazabilirsiniz.