Bozdağlara giden kıvrımlı yoldaki çınar

         

        Bu gün kalbim atölyeme bir türlü sığmıyor. Sağır boşluklara bağlamamın çığlıklarıyla bağırıyorum.  Parmaklarım kanıyor.  Hasretin ateş kırmızısı renkleri bulaştı ellerime. Paletimdeki kırmızıyı bir türlü susturamıyorum. Oysa uçuk mavi gökyüzünde, pembemsi beyaz bulutların oynaştığı bir arka fon düşlemiştim. Sonsuz sevdanın ve umudun resmi olmalıydı. Ne var ki:  kırmızıya, ateş kırmızısına gidiyor elim. Boyalı ellerim isyana hazırlanıyordu.

               Silahlarını kuşanıp dağa çıkmaya hazırlanan mağrur bir efe gibi ayağa kalkıyorum. Fırçalarım mavzerim, boyalar mermilerimdi artık. Beyaz tuvalime, alıcı kuşların avına baktığı gibi kısık gözlerle bakıyorum. Düşümdeki resim tuvalde usul usul belirmeye başlıyor.

               Efe ve kadını, Bozdağ’lara giden kıvrımlı yolun kenarındaki çınar ağacının altında olmalı. Artık gözlerimi kapadım, boş tuvalde bitmiş resmin öyküsünü film şeridi gibi görebiliyorum:

                  … Ve kuşağından çıkardığı ucu oyalı mendilini dilek ağacının dalına birlikte bağlıyorlar. Aynı dileği tutmuşlardı. Çağlar öncesinin ayinindeki iki figür gibiydiler.  O anda dalda biriken yüzlerce kuş, bu masum dileğin muştusunu bulutlara vermek üzere topluca havalanıyorlar.

                   Sonra bulutlardan bir ses geliyor, büyük bir gürleme ile gökler morlaşıyor. Bulutlar içini boşaltıyor. İçlerine bir ürperti giriyor. Üşüyorlar. Islanan bedenleri birbirine yapışınca sıcak buharlar çıkıyordu üstlerinden. Gözleri nemlendi ve boğazında engerekler düğümleniyordu. Büyü bozulmasın diye dua ediyorlardı. O anda efesi yüreğinden kopardığı sarı kır çiçeğini kadınının saçlarına takıyor.

               Islak ela gözlerini efesinin gözlerinden kaçırıyordu. Resimdeki kadın figür konuşuyor sanki, ürkek ve titrek sesiyle : “Göğsüne yasladığım başında ellerini hep saçını okşarken, yatağında nefesini duyup, sıcak tenine dokunabildiğim, büyük bir aşkla yemek yapıp, karnının doyuşunu izlediğim, oyalı al fesi, cepkeni ve giysilerine aşkla dokunup, gözleri başkasına kayar mı diye endişe duymayacağım,  erim, efem dediğim… Ah gerçek olur mu ki …

           Efesi güven veren buğulu sesiyle:  “Gözlerime bak! Kara bulutlar bir gün dağılacak. Güneş bir gün parlak beyaz bulutların ardından gülümseyerek doğacak. Ellerin hep ellerimde, yüreğim dünya durdukça yüreğinin hep yanında olacak. “                              

               Kadının ellerini avuçlarının içine aldı. Birbirine karışan kanlarının sıcaklığını vücutlarında aynı anda duyabiliyorlardı. Islandıkça yeşile çalan parlak masum ela gözlerini efesinin kısık gözlerine dikti kadın. Evrene sığmayan koca bir sevdanın ışığını birlikte görüyorlardı. Kendini güvende ve huzurlu hissettiği bu anın sonsuza dek durmasını yakarıyordu. Denizköpüğü tertemiz bir sevdaydı bu. O vakit soğuktan, sıcaktan, rüzgârdan, kem gözlerden, nazardan bile, birlikte korumaya yemin ediyorlar.

               Nasıl sığdıracağım bunca öyküyü tuvale bilmiyorum. Ama hepsini, oynaşan renklerin içinde görüyorum. Kalbim hiç susmuyor bu gün. Heyecanım artıyor.  Boyalar, fırçalar, tuval ve ellerim isyanda. Sonbaharın renkleri bileğimde ayrılığın soğuk zincirleri gibi dolanıyor. Damarlarımdaki kan usul usul çekiliyor, ellerim üşüyor, kalbim kavruluyordu. Bir türlü susturamıyorum sol yanımı. Atölyem, duvardaki resimler, tuval bezleri, fırçalar bile soruyor.

           Tuvalimden gerilere doğru çekiliyorum. Kısılmış gözlerimle yine boş tuvale bakıyorum. Boyalı parmaklarımın arasında fırçalar… Sırtımı duvara yaslıyorum.

           Düşümden akan resim tuvalimde yeniden canlanıyor:

 

              ….Gözleri efesinin gözlerine deyse ateşe tutmuş gibi canı yanıyor; ama ela gözleri yaşarsa da ağlamıyordu. Çünkü efesine güveniyor. Onun elinin hep elinde, kalbinin hep kalbinin yanında olduğunu ve olacağını sonuna kadar inanıyordu. Yine de korkuyordu.

                 İkisinin yolu bir zaman ayrıldıysa da kalpleri hiç ayrılmadı. Bir nehrin iki kolu gibi aktılar. Bir zaman sonra yeniden birleşip kocaman bir nehir gibi denize kavuşacaklardı. Bu inanç onları güçlü kılıyor ve sahip oldukları,  kimselere nasip olmayan bu yüce sevdanın mağrurluğuyla ellerini daha da sıkıyorlardı.

            Sonra sırt üstü yattılar, ellerini sımsıkı tutuyorlardı.”Bana kiraz ellerini ver,” dedi efesi. Avuçlarına aldığı elini kalbinin üstüne götürdü. Islanan otlar vücutlarının ısısını söndüremiyordu.

             Gökyüzündeki yıldızlar güneşin gidişiyle artık yavaş yavaş belirginleşiyordu. Hava iyice karardı. Hiç konuşmadan lacivert gecenin koynunda kendilerine göz kırpan yıldızlara bakıyorlardı. Bir yıldız kaydı. Sonra bir yıldız daha içlerinde de kaydı. İkisi de bir dilek tuttu. Aynı düşü birlikte görüyorlardı.

             “Efem, yıldızlara bakınca neden kendimi sana daha yakın hissediyorum? Güzel bir tebessüm ile uyandım az önce. Gözlerimi açarken daha ilk düşüncemin sen olması; sen ile dopdolu olmak…”

 

                 Artık kalbim göğsümde durmuyor. İçimde koca bir deniz çalkalanıyor. Oysa boyalarım tüplerinde ne kadar sessiz, paletimde ne kadar da masum duruyorlardı. Onları kışkırttım, baştan çıkardım bu gün.

               Umudu turkuaza boyuyorum şimdi, hasreti kırmızıya…

             Hasret sevdayı yüceltiyor mu ne?

 

          

 

 

 

Bu habere yorumunuzu yazabilirsiniz.