GÜVENSİZ DEVİRDE GÜVENMEK (Necati ASLANKARA)

Edebiyatımızda kısa yaşamına karşın olay öykünün en büyük temsilcisi olmuş Ömer Seyfettin’in dürüstlük ve güven üzerine güzel bir öyküsü vardır: “Yüz Akı”                                  

Öykü, kısaca şöyledir:

Mehmet Efendi belirli bir mal varlığı olan birisidir. Kendi malını şimdiye kadar kime emanet bırakmışsa herkes ona hıyanet etmiş, ya malını çalmış ya da çar çur etmiş, onu hep dolandırmıştır.

Bu yaşadıklarından dolayı Mehmet Efendi kimseye güvenmemektedir. Hatta 1500 koyunundan yalnızca 50 tane kalmıştır. Bir gün en yakın arkadaşı Müftü Efendi ile dertleşirken başına gelenleri anlatıp kimseye güvenin kalmadığını, malını mülkünü emanet edecek bir adam bile bulamadığını, milletin üçkâğıtçı ve düzenbaz olduğunu söyler. Müftü Efendi ise tanıdığı bir çobanın olduğunu, bu kişinin beş vakit namazında, yalan söylemek nedir bilmeyen, son derece güvenilir bir insan olduğunu belirtir. Anlattıkları Mehmet Efendi’yi oldukça etkiler ve adama ufak da olsa bir sempatisi oluşur. Bunun üzerine geriye kalan 50 koyunu ona emanet etmek ister. Eğer çok dürüst birisi ise tüm malını mülkünü de emanet edecektir.

Müftü Efendi, o çobanı çağırır ve Mehmet Efendi ile tanıştırır. Çobana elindeki 50 koyunu bir yıl boyunca bakması, besleyip büyütmesi için verir, hizmetleri karşısında artan sürüdeki koyunların beşte birine sahip olacağını söyler.

Günler geçer aylar geçer. Bir gün Mehmet Efendi evde otururken çoban elinde bir kap yoğurt ve ıslak bir koyun postu ile çıkagelir. Mehmet Efendi koyunlarının sayısının epeyce arttığını düşünür. İçten içe sevinir. Ancak durum öyle değildir. Çoban anlatmaya başlar. Aldığı koyunların hepsinin kısır olduğunu, bu yüzden sayılarının hiç artmadığını, belli bir süre içinde çoğunun hastalanarak öldüğünü, bir kısmını kurt yediğini, en sonunda elinde bir adet koyun kaldığını, onun da sütünden yoğurt yaptığını, getirirken de kayalıklardan düşüp öldüğünü, hemen oracıkta derisini yüzdüğünü söyler. Bunları duyan Mehmet Bey çok sinirlenir ve yoğurt kabını aldığı gibi çobanın kafasına geçirir. O sırada eve gelen Müftü Efendi, güvenilir çobanın halini görür ve ne olduğunu sorar. Çoban ise ‘Ne olacak efendim, hesabını doğru veren yüzünün akıyla böyle dışarı çıkar.’ der.

Güven ve güvenmek konusunda bir de Türk filmlerinin klasiklerinden olmuş ‘Banker Bilo’ filmi vardır hatırlayacaksınız. En yakın arkadaşına yapmadık kötülük bırakmayan kötü arkadaş…

Ünlü ‘Züğürt Ağa’ filminde de yine benzer konuların yer aldığı sahnelere rastlarız.

Yine benzer konulu filmlerde özellikle büyükşehirler saf insanların dolandırıldığı yerler olarak gösterilir.

Doğruluğun, dürüstlüğün, güven duymanın ve güven vermenin dinle, ırkla, cinsiyetle, soyla sopla vb. durumlarla tümüyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Olsa olsa kişinin kendi karakter meselesidir.  

‘Uluslararası Şeffaflık’ isimli örgütün ‘dürüstlük’ üzerine yaptığı son sıralamada birinci pek çok kez başta yer alan Finlandiya, ikinci İzlanda, üçüncü ise Danimarka… Türkiye ise ne yazık ki 77. sırada... Böyle bir sıralama edinen ülkemizde haliyle son dönemlerde daha da artan çok yönlü güvensizlik zirve yapmış durumda. Eskiden bu konuda bir nebze daha iyiydik. Ancak eskiye göre insanların birbirlerine olan güvenlerinin hızla azaldığı bir devirdeyiz. Bencil yaşam, hep ben hep ben derdi, daha fazla kazanma, daha çok şeylere sahip olma dürtüsü eskilere uzanan ne kadar anlamlı değer varsa hepsini de alıp götürdü, silip süpürdü.

Şimdi gelelim bu bağlamda asıl vurgu yapmak istediğim olaya. 27 yıllık sürücü belgeli biri olarak bugüne kadar kendime ait topu topu iki otomobilim oldu. Birisi 1993’te Adıyaman’da görev yaparken edinip 15 yıl kullandığım Doğan L; diğer ise Ford Focus oldu ki bunu da 11 yılı geçkin bir süre kullandım.

Sıra, ister istemez üçüncü aracı edinmeye geldi. Öncelikle kendi aracımı elden çıkarmam gerekiyordu ki ben de öyle yaptım. Bu aracım yıllar öncesinden bir öğrencime ve akrabama kısmet oldu. Hemen ertesi gün ise yeni aracı edinmek için hızlı ve heyecanlı bir yol aldım. Bu hızlı yolu alırken ve son aracımı edinirken tanıştığım değerli bir insana vurgu yapacağım bugünkü yazımda.

Necati Aslankara…

1958 Denizli-Acıpayam doğumlu…

Emekli Makine Mühendisi…

Uzun yıllar TCDD bünyesinde İzmir Halkapınar’da bölüm şefi olarak görev yapmış. Emekliye ayrıldıktan sonra belki de kendisine en güzel hobi olarak edindiği oto alım satım işlerini yapmaya başlamış. Bu arada kendi döneminde DEÜ Tıp Fakültesini 1.likle bitiren ve ihtisasını aynı yerde yapan oğlunun asıl memleketleri Denizli’de özel bir hastanede bilindik bir Göz Hastalıkları Uzmanı olduğunu öğreniyoruz.

Necati Ağabeyle ilk tanışmam telefonla, yılın en kısa gününde, yani 21 Aralık 2019 tarihinde, akşamüzeri oldu. Sonrasında ise kendisinden edindiğim ve birkaç gün içinde gerçekleşen otomobil alımı sırasında yüz yüze olarak İzmir’de...

İlk önce Narlıdere’deki evinin bulunduğu sitenin bahçesinde, sonrasında ise otomobil alım satımının kısacık zamanda bir anda gerçekleştiği Gaziemir’de…

Peki, başkaları oto alım satımı yapmıyor mu, bu konu ne diye gündem olur ki diye aklınıza bir soru gelebilir. Ben bu bağlamda bir kişinin henüz ilk kez yüz yüze geldiği bir kişiye, yani şahsıma on binlerce TL’lik bir aracı, tek bir kuruş kapora bile almadan vermesinden söz ediyorum. Mesainin bitmesine bir saati aşkın bir süre kala bir anda noter satışına yönelmemizin, burada yeni plaka edinmemin ve o gün akşamüzeri Ödemiş’e otorayla geri döneceğim diye hazırlanırken kendisinden edindiğim aracımla gelişimin şaşkınlığını yaşadım ve hâlâ da yaşıyorum.

Aracın kayıtları ve ekspertiz raporları temiz, yani tüm gelişmeler olumlu, üstelik fiyatında da mutabıkız… Bu aşamadan sonra alımında tamahkâr olduğunuz bir araca ‘hayır’ diyemezsiniz. İşte tam o sırada aramızda şu konuşmalar geçiyor:

“Eee Ayhan Bey, alıyor musunuz aracı?”

“Alıyorum, ancak abi ben hazırlıksız geldim. Yarın ya da yarından sonra gelip alsam?”

“Canım, senden hemen para isteyen mi var? Sen aracı al götür, parasını yarın gönderirsin.”

Şaşkınız.

Evet, Necati Ağabeyle aramızda geçen diyalog aynen böyleydi. Yanımda tüm gelişmelere yakından tanıklık yapan, akrabam, İzmir’de öğretmen Mahmut Köse de vardı. O da şaşırdı.

Bu durum çok eskilerden olsa aslında olması gereken son derece doğal bir durumdu belki ama her türlü güvensizliğin zirve yaptığı bu devirde değil…   

Bu şaşkınlığımı zaman geçtikçe hem sorguladım, hem de yakınlarımla, dost ve arkadaşlarımla dikkat çekici bir an olarak paylaştım. Pek çoğu da hayretler içinde kalıp, “Hadi canım, öyle şey mi olur? Üstelik de her türlü üçkâğıtçılığın zirve yaptığı böyle bir devirde?..” demekten kendilerini alamadılar.

Onlar da haklı bu güvensiz devirde güven mi kaldı ki? İnsanlar en yakınlarına bile güvenemiyorlar. Ailelerin kendi öz çocuklarına, insanların en yakın arkadaş, dost ve akrabalarına güvenleri kalmamış.

Çevreniz hemen her gün duyacağınız içinde farklı miktarlarda paraların döndüğü kötü örneklerle dolu. Telefonla dolandırılanlar, evlenmek vaadiyle elindeki avucundakini ya da bankadaki paralarını kaptıranlar, bin bir türlü oyunun içinde kalanlar, araç satımlarında dönen dolaplar vs. vs.

Ancak yine de yukarıdaki öyküde olduğu gibi dünyada karşılıklı güven duygusunu taşıyanların oranı her ne kadar düşük de olsa böylelerinin hâlâ inatla ve gururla var olduğunu düşünmek güzel şey aslında. Bu bağlamda yaşadığınız ortamda güven duygusunun her zaman var olduğunu, bu duygunun her zaman yaşanabileceğini sevgili Necati Aslankara bizlere güzel ve anlamlı bir örnek oluşturacak biçimde, büyük bir cesaret sergileyerek göstermiş oldu.

Teşekkürler Necati Ağabey. Siz, bana duyduğunuz güvenle, günümüzün bu kötü örnekleri giderek çoğalan güvensiz devrinde, içtenlikli yüreğimde ‘güven’in timsali oldunuz. Sizi oraya som altın harflerle kazıdım bilesiniz. Yaşamınızda her şey gönlünce olsun.

Bu habere yorumunuzu yazabilirsiniz.